Hüzünlü doğum hikayem
14.09.2006
Bebeğimiz: Ozan
Doğum günü: 08.09.2004
Doğum saati: 18:32
Doğum kilosu: 1090gr
Doğum boyu: 37cm
Hastane: Acıbadem Kadıköy

Merhabalar,
Ben de herkes gibi sevinçlerimi ve mutluluğumu paylaşmak isterdim ama benim hikayem biraz hüzünlü, fakat zor da olsa mutlu devam eden bir hikaye...

Eşimle 2001 yılının ocak ayında evlendik ve 3 sene sonra bir bebek sahibi olmaya karar verdik. Ben 2 aylık hamile iken eşimin askere gitmesi gerekti. Tabi başımıza gelecekleri tahmin edebilseydik kesinlikle gitmesine izin vermezdim ama bilemezdik…

6 ay askerlik yapacağı için doğumdan bir ay önce gelir, bebek odasını hazırlar, eksiklerimizi tamamlarız diye düşündük hep. Hamilelik sürecini tek başıma geçireceğim için ve 6 ay eşimle ayrı kalacağımız için üzülüyordum, fakat bir taraftan da bebeğimiz için çok heyecanlı ve sevinçliydim. Fakat daha 2. muayenede bebeğimin ve hamilelik boyunca benim hayatımı karartacak olan yüksek tansiyon ile tanışmış oldum.

O zamana kadar herhangi bir tansiyon problemim yoktu. Yine de o anda herhangi bir fiziksel ağrım, sıkıntım yoktu. Tansiyonum 15-11’e çıkmıştı. Tabi biz fazla bilgi sahibi olmadığımız ve çevremizde de hamilelikte tansiyon problemi yaşamış birini duymadığımız için doktorumuzun endişelenmesi bizi de korkuttu. Belki heyecandan yükseldiğini düşündüler, biraz istirahat ettim tekrar tansiyonum ölçüldü fakat yine yüksekti: 14-10.

Genelde hamilelikte yüksek tansiyon son aylarda görülürmüş fakat bende daha başında çıkmış oldu. Sebebi yokmuş, vücudun hamileliğe vermiş olduğu bir tepkiymiş bu. Fakat anne ve bebek için çok tehlikeli bir durum. Tansiyon kan basıncı ile ilgili olduğu için rahme kanın gitmesini (dolayısıyla oksijen ve besin) engellediği için bebeğimin gelişimini engelliyordu (ilk başlarda gelişim geriliği birkaç gündü fakat doğumdan önce 4 haftaya kadar ulaşmıştı).

Bir sürü tetkikler yapıldı. Her şey normaldi. Tek yapmam gereken tansiyonumu kontrol altında tutarak bebeğimi büyütebilmekti. Önce yemeklerimi tuzsuz yemem ve yürüyüş önerildi. Tabii ki bebeğin gelişimi söz konusu olduğu için harfiyen doktorumun istediklerine uydum. Akşam işten dönerken servisten ilk durakta inip eve kadar yarım saat yürüdüm. Bu şekilde bir ölçü de olsa daha fazla yükselmesini önlemiş olduk. Fakat hamilelik ilerledikçe ne tansiyon hapları, ne yürüyüş, ne de sıfır tuz tüketimi, hiçbir şey kar etmemeye başladı.

5,5 aylık hamile iken ilaçlarımı düzgün kullanmama rağmen yükselme devam ediyordu, ellerim ayaklarım inanılmaz derecede şişmişti. Doktorum artık çalışmamam ve hastanede yatmam gerektiğini söyledi. Bu arada bebeğin suyu da azalmıştı. Gelişim geriliği devam ediyordu ve hastanede bir sürü tetkik yapılması gerekiyordu.

Tabi ben, göz yaşlarımı tutamıyor ve sağlıklı bir şekilde hamileliğimi tamamlayamayacağımı düşünüyor, bir taraftan da yanımda refakatçi kimse olmadığına ağlıyordum. Ailem Tekirdağ'da, eşim askerde... Hastanede ben bir başıma... Sanki koca dünyada tek başıma kalmış gibiydim.

Sağolsun, doktorum Habibe Hanım beni çok iyi anlıyor ve moral vermeye çalışıyordu. Eşimle en başta izin kullanmaz ve erken döner diye plan yapmıştık fakat şimdi ona çok ihtiyacım vardı. Yanımda olmasını istediğim tek kişi oydu.

Hıçkırıklarıma engel olamadan durumu anlattım. O da izin alıp hemen ertesi gün geldi. Birkaç gün hastanede kaldık. İdrar, kan testleri yapıldı. İdrarda protein atılımı ölçüldü.

Tansiyon en çok kalbi, gözleri ve böbrekleri olumsuz etkilermiş, böbrek fonksiyonları, gözlerim, kalbim incelendi. Allah'a şükür tansiyon bu organlarımı henüz etkilememişti. Bu arada bebeğin suyu da normale gelmişti, yoksa amniyosentez yapılıp aynı zamanda su da ilave edilecekti.

Her hafta pazartesi kontrole gittim. Her seferinde bebeğim ne kadar büyüdü, boyu uzadı mı acaba diye heyecanlanıyor, kaç gram alabildi acaba diye de endişeleniyordum.

3 hafta ara ile 2 defa hastanede yattım. Tabi her seferinde eşim de izin alıp geldi. Artık, hamileliğimin 9 ay sürmeyeceği belli idi. En azından bebeğin 1kg olabilmesi için uğraşıyorduk çünkü 1kg' ın altında doğduğunda yaşama şansı çok azdı. Yaşasa bile henüz özellikle beyin ve göz damarları gelişmediği için bir sürü risk ile karşı karşıyaydık.

Hastanede yattığım süre içinde bebeğin akciğer gelişiminin hızlanması için bana bir takım iğneler yapıldı. Herhangi bir tansiyon krizi geçirmem durumunda müdahale edilebilmesi için yurtdışından ilaçlar getirttik. Sağolsun eşim çok araştırdı, okudu, bir doktor kadar bilgi sahibi olduk neredeyse.

Hipertansiyon artık "preeklamsi"ye, yani gebelik zehirlenmesine dönmeye başlamıştı. Doktorum Habibe Hanım, sürekli bana gebelik zehirlenmesinin işaretlerini anlatıyordu ve bunlardan herhangi biri dahi olsa hemen aramamı tembihliyordu.

Şiddetli baş ağrısı, karnının sağ tarafında sürekli bir ağrı, görme bozukluğu... Bu işaretler artık hayatımın tehlikeye girdiğini gösteriyordu ve her an bir tansiyon krizi ile birlikte felç, beyin kanaması gibi bir durumla karşılaşabilirdim.

Eylül'ün başından itibaren yataktan her tarafımı arı sokmuş gibi kalkmaya başladım. Yüzüm gözüm inanılmaz derecede şişmişti. İnsanların bakışlarından dışarıya çıkmaya çekinir olmuştum. Artık hayatımın tehlikeye girdiğinin farkındaydım, ama bir taraftan da hamileliğim sonlanacak, bebeğime kavuşamadan ayrılacağım diye doktoru arayamıyordum. Gözlerim görememeye başlamıştı, artık televizyondaki insanların yüzlerini seçemiyordum. Göremiyordum... Ama bebeğimin 1 gün daha fazla içeride kalabilmesi için dayanıyordum.

Böyle bir psikolojide çok mantıklı düşünemiyor insan, duyguları ile hareket ediyor, halbuki yaptığım şey doğru değil ama annelik böyle bir şey demek ki! (Bir annenin gözleri çocuğunun hayatından kıymetli midir ki?)

1 hafta böyle geçti. Rutin muayene zamanını bekledim. 7 Eylül'de kontrole gittim. Doktorum Habibe Hanım beni görünce çok korktu ve gelmediğim için de bir o kadar kızdı.

Hemen hastaneye yatırdılar beni; bebeğin gelişimi de durmuştu artık, hem onun hayatı hem de benim hayatım tehlikedeydi. İdrardaki protein atılımının normal sınırları hatırladığım kadarıyla 24 saatte 800 civarı olması gerekiyordu, bendeki 9.000'e yakın çıkmıştı. Karaciğer enzimleri artmıştı ve gözlerimdeki görme kaybı görme merkezine çok yaklaşmıştı. Artık yapılabilecek tek bir şey vardı; o da doğum.

32. haftanın içindeydim fakat bebeğin gelişimi 27 haftalıktı. Yanımda annem vardı. Eşimin de son 10 günlük bir askerliği kalmıştı. Allah'tan çok uzak bir yerde değildi.

Ameliyat için hazırlandım. Metanetli olmaya çalışarak eşimi aradım ama sesimin titremesine engel olamıyordum ve sessizce göz yaşlarım süzülüyordu yanaklarımdan. Ameliyathane buz gibiydi… Habibe Hanım her zamanki sıcaklığıyla beni karşıladı. Tahmin ettiğimden çok kalabalıktı ameliyathane. En son Habibe Hanımın "arkadaşlar, 900gr bir bebek doğmasını bekliyoruz" dediğini duydum. Karşımda duran saat 18:20 idi…

Kendime geldiğimde benim iyi olduğumu, 1090gr 37cm’lik bebeğimizin genel durumunun iyi olduğunu ve yoğun bakım ünitesine aldıklarını söylediler.

Eşim saat 10 gibi gelebildi hastaneye. Zavallı kocacığım ben ameliyathaneden çıkana kadar yollarda üzüntüden, meraktan dokuz doğurmuş.

Ucuz atlatmıştık, birkaç gün içinde görme bozukluğum düzeldi, tansiyonumun normale dönmesi için de hastanede 3 gün magnezyumlu serumlar verildi bana ve eve çıkıca da bir süre tansiyon ilaçlarını kullanmaya devam ettim. Fiziksel olarak sağlığım iyiydi ama psikolojimi ne siz sorun ne de ben söyleyeyim.

Yan odalardan bebek sesleri geliyordu. Anneler, anneanneler, babaanneler bebeklerini kucaklarında dolaştırıyorlardı, bizimse kollarımız bomboş... İlk 7 gün bebek için çok belirsiz. Herhangi bir komplikasyon (beyin, mide kanaması gibi) gelişme olasılığı çok fazla imiş, o yüzden doktorlar iyi veya kötü bir şey de söyleyemiyorlar. Beklemekten ve dua etmekten başka yapacak bir şey yok…

Sağolsun arkadaşlarımız bizi hiç yalnız bırakmadılar. Ne olacağımız belli değil, ortada kutlanacak bir durum yok diye çiçek gönderenlere kızdım, bebeğe hediye olarak altın getirenlerin hediyesini kabul etmek istemedim. Geri vermek zorunda kalabileceğimizden ve bunun bize çok acı vereceğinden...

Hemşirelere bebeğimizin derilerinin, elinin ayağının tam olup olmadığını, ağlayıp ağlamadığını soruyordum.

Ancak ameliyattan sonra ikinci günde görebildim minik yavrumuzu… O kadar minik, o kadar savunmasızdı ki… Göğsünde derisinin altında hiç et yoktu, sadece kemik vardı. Nefes alıp verdikçe göğsü yaprak gibi titriyordu, can çekişiyordu sanki... Göbeğinde kataterler vardı. Ağzından bir sonda midesine kadar iniyordu. Ayaklarından, kolundan, her yerden makinelere bağlıydı ve makinelerden de sinir bozucu sinyal sesleri geliyordu. Allah’ım bu çocuk yaşayabilecek miydi? Bir anne kalbi onu öyle görmeye nasıl dayanırdı?

Allah’tan her şey yolunda gitti. Herhangi bir sağlık problemi olmadı, tek sıkıntımız kilosunun düşük olmasıydı. Bir ara 920 grama kadar düştü. 35 gün yoğun bakımda kaldı. İnsan 35 gün boyunca günde 24 saat dua edebiliyormuş...

Çok şükür Allah oğlumuzu bize bağışladı. Bu arada doğumdan 1 hafta sonra eşim kalan askerliğini yapmaya gitti. Ben tek başıma günde iki kere bebeğimize süt götürmeye gittim. Göbeğindeki kataterler çıkınca kucağıma almama izin verdiler. Prematüre bebekler için annelerini hissetmek gelişimlerine çok büyük katkı sağlıyormuş. Annelerini kokularından tanıyorlarmış. Her gün kucağıma aldım, miniğim öyle sıcaktı ki beni gerçekten hissediyordu, dokundukça hareketlenip kafasını boynuma gömüyordu.

Hastaneden çıkardığımızda 1.660gr idi. Ememiyordu henüz. 3.5 ay boyunca sütü sağıp önce biberonla, bir süre sonra da anne memesinden kopmasın diye bardakla besledim. Ama müthiş bir sabır ve emek gerekiyor.

Normal bir bebek kilosuna erişene kadar misafir kabul etmedik, olur da bir mikrop falan kapmasın diye... Hoş kabul etsek de benim sinirlerimi bozmaktan başka bir işe yaramadı. Bir taraftan canını dişine takmış minicik bir bebeği büyütmeye çalışıyorsun, bir taraftan da insanların bir uzaylı veya bir yaratık doğurmuşsun gibi tavırlarına maruz kalıyorsun. "Bunu nasıl besliyorsun, nasıl yıkıyorsun, burnu, bilmem neresi ne kadar küçük…” gibi. Hastaneye kontrole gittiğimizde artık insanların yüzüne bakmazdım ki herhangi bir yorum yapılmasın da moralim bozulmasın diye.

Prematüre bebeğin bakımı gerçekten büyük bir emek, sabır ve çelik gibi bir sinir sistemi gerektiriyor. Başına gelmeyen, senin neler hissettiğini kesinlikle anlayamıyor. Tabii ki annelik, bu yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen her şeye değer.

Bu dönemde canım kocam inanılmaz derecede bana yardımcı oldu. Yanımda bir aile büyüğü olmadığı için tüm izinlerini kullanıp 40 gün boyunca benimle bebeğimize baktı. O bu kadar destek olmasaydı bugünlere gelemezdik.

Oğlumuz Ozan, Eylül'ün 8'inde 2 yaşında olacak. Maşallah çok sağlıklı. Tabii ki sevgili doktorum Habibe Seyisoğlu ve Yeni Doğan Uzmanı Çocuk Doktorumuz sevgili Füsun Okan sayesinde.

Dilerim ki benim yaşadıklarımı hiçbir anne yaşamasın, herkes keyifli, mutlu bir şekilde anneliği tatsın. Yaşadıklarım insanlara örnek olur, en azından hamilelikte tansiyon konusunda bilinçlenmelerine bir vesile olur diye umut ediyorum.

Okuyarak vakit ayıran herkese teşekkürler...

Elif Kaya
Tüm hakları saklıdır, kaynak belirtilmeden kullanılamaz. Annelergrubu.com sitesinin içeriği, kullanıcıyı bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır.
Sitede yer alan bilgiler, tedavi yöntemi olarak kabul edilmemeli, tıbbi bir eyleme temel oluşturmamalıdır.