‘Günaydın anneciğim!’
27.11.2007 
Kaç gecedir, canım Deniz’imize sarılıp yatıyoruz babasıyla. Huzur buluyorum sarılınca ona, ancak kıvırcık saçları yüzümü gıdıklıyor, uykuya dalmakta zorluk çekiyorum. Bu öyle bir tat ki, uyuyorum; ellerimle saçlarını sık sık düzelterek, koklayarak…
Yazıyı Arkadaşıma Gönder Yazıyı Arkadaşıma Gönder Yorum Yaz Yorum Yaz
‘Günaydın anneciğim!’ Var mıdır daha güzel bir söz?
 
Deniz yataktan kalkınca bazen kendisi söylüyor, bazen de hatırlatıyoruz. Bu söz hayatın güzelliğinin, canımın tatlılığının yanında, bana evimde olduğumu hissettiriyor. O gün solumdan kalksam bile, şükretmem için beni tetikliyor. Ancak o kadar da Pollyanna değilim, koca bir ‘ahhh’ da çekmiyor değilim. Aklıma neler neler geliyor başka yastıklara başımızı koyacağımız şu günlerde…
 
Öyle olmadık ayrıntıları hatırlıyorum ki, her ne kadar ‘rahatım, iyiyim’ desem de…
 
Bir haftadır, sevgili eşimin, Deniz’imizin 3. yaş günü partisinde (bizim için önemli bir adımdı o gün) bana hediye hazırladığı ilk 3 senenin klibini izliyoruz. Hastane maceramız yaklaştı ya, nostalji yapıyoruz ve terapiye alıyoruz kendimizi. ‘Biz neler yaşadık, neler yaşarız ama yine biz biriz’ diyoruz bakışlarımızla. Bir de benim, izlerken loğusa kadın gibi salya sümük dolaşan halim olmasa… Ama ama ama, o kadar güzel bir CD ki, tüm hemcinslerimi çatlatabilirim. Yaşasın romantizm! :)
 
Ve böylece, sanıyorum haftaya yokuz. Çapa’da, nöroloji servisinde yatıyor olacağız. Yatak her an hazır olabilir. Ciddiyetle yapılacak bir konsültasyon bizi bekler.

Kaç gecedir, canım Deniz’imize sarılıp yatıyoruz babasıyla. İlaç değişimi yüzünden gece nöbet yaşar endişesi ile koynumuza soktuk. Huzur buluyorum sarılınca ona, ancak kıvırcık saçları yüzümü gıdıklıyor, uykuya dalmakta zorluk çekiyorum. Bu öyle bir tat ki, uyuyorum; ellerimle saçlarını sık sık düzelterek, koklayarak…
 
Çapa’ya yatacağız ama orası da bizim evimiz değil. Her ne kadar doktorlarımızı bu sefer sevgiyle ansam, canlarım desem bile...
 
Evsizliği anlatmak istiyorum işte size; hastanın, hastanın anasının-babasının evsizliğini. Tabii kanser tedavisinde yemediği evi, malı-mülkü kaldıysa oteller servise hazır her zaman ama ne kadar sıcaktır, ne kadar evdir tartışılır...
 
Siz hiç mecbur kalıp başka evlere misafir oldunuz mu zorunluluktan? Bilir misiniz ne zor saatlerdir, geçmez; oysa çok aceleniz vardır. Oturmuşsunuzdur ama bin pişmansınızdır, ‘kalkıyorum’ da diyemezsiniz. Dışarıda kar var, yollar buzken hır çıkarmak hiç doğru olmaz :)
 
2002 Eylül; Deniz 3. kemoterapiyi alıyor. ‘Göz gitsin-kalsın’ tartışması başladı başlayacak. Bizim yaşadıklarımızı tecrübe etmiş bir can arkadaşımıza güvenerek, teşhisi onaylatmak için, Retinoblastoma konusunda en iyi merkezlerin neredeyse ilk sırasında olan Essen Üniversitesi’ne, Almanya’ya gitmeye karar veriyoruz. Şeyda ve Hakan bizim yerimize rezervasyon yapıyorlar. ‘Rezervasyon sadece hastaneye, kalacak yeri onlar ayarlayacaklar’ deniyor. Eltern House’da kalacağız. Çok korkuyorum başka bir yerde, hasta çocukla kalmaktan.
 
Gidiyoruz, daha kapıyı çalar çalmaz ilk şoku yaşıyoruz.
 
Hasta çocuklar var evde; kimisi radyoterapide, yüzü kolları çizili; kimisi kemoterapide, saç yok, renkler maviye çalmış; kimisi de bandajlı dolanıyor, yeni ameliyatlılar belli. Onlar savaşçı misali oturmuş resim yapıyor, oyun oynuyor kocaman mutfakta ve annesi yanında yemek pişiriyor. Baba sadece düşünceli, çocuğuyla sohbet edecek dermanı hala var, beyni yorgun ama bedeni değil.
 
Bize kocaman bir oda veriliyor, her şey tek tek düzenli anlatılıyor. Evde, bir evde olabilecek her şey var. Biz dışarıdan yesek bile, en azından temiz tabakları, bardakları, su ısıtıcısını kullandık iki kocaman mutfaktan birinde. Orada uzun süre kalanlar, çocuklarına ve kendilerine ev yemekleri pişiriyorlardı. Hoş amaç sadece lezzet değil. Bu çocukların çok çok iyi beslenmesi gerektiğini herkes biliyor. Uyumaları da lazım, yıkanmaları da lazım en az sağlıklı insan kadar.
 

Oyuncaklar var sıkılmaya asla müsaade etmeyecek kadar; kirli değiller, kırık değiller. Çoklukları ve çeşidi cidden çok şaşırtıyor beni. Bizde bazen, yardım denince; küçülen, ‘az kırık işe yarar’ diye tabir edilen şeyler burada cillop gibi.
 
Kurutucu bilfiil çalışıyor. Kimin ihtiyacı olmaz ki? Kemoterapide kusmamak lüksünü kim yaşamış? Biz de, daha çok bağırsak düzeni sapıtan fıstığımın, yattığı yerlere geçirdiği kakaları temizlemekte kullandık.
 
Gittiğimiz akşam hoş geldin yemeği veriliyor. Gönüllülerden birisi şen kahkahalarla sofra kuruyor, bizi dinliyor, Deniz’i seviyor, laba laba lab lab zaman geçiyor işte, anlık acı unutturması…
 
Gece Deniz durmaksızın ağlıyor, sakinleştiremiyoruz, havaalanında çok üşüdük. O geceyi yazamayacağım :( Hayatıma kazıdım, her zerreme serptim. Bende kalsın, kadınım ben her halimle.
 
Çaprazımızdaki odadan sesler geliyor, herkes buraya tatile gelmedi ama, bu ne bıcır bıcır bir kız sesi :)
 
"Deniz’im ne olur sakinleş. Bak ablalar, ağabeyler uyumak zorunda!"
 
Sabah oluyor, biz ayaktayız hala ve dün gece bıcır bıcır olan Lisa'nın da ara ara sesi geliyor. Koridorda sabah bizi görüyor, babasına bakıp “Ooo baby, dady” diyor, baba gülüyor. Kimse rahatsız olma kavramını bilmiyor.
 
Dönüyoruz canım yurduma ve bir şey anlamıyoruz başlarda. Bizim melek doktorumuz ta ki sesinin tonunu ayarlamayana kadar. ‘Annesiiii!’ diye başlayan cümlelerden nefret ediyorum, hala şaşkınım kötü laf edemediğim için. Hayatımda intikam almak istediğim tek insandır. Anlatsam karşısına geçip bir cesaret bulsam, acaba insan olup nelere sebep olduğunu anlar, iki damla gözyaşı döker mi? Meşhur ‘köprüyü…’ diye başlayan atasözümüz vardır ya, onu harfiyen uyguluyorum.
 
Doktor-hasta, hastane-sosyal güvence sıkıntılarını her yaşadığımızda, o yaşadığımız 3 günü sürekli konuşuyoruz, ilerde daha çok o günleri düşüneceğimizi bilmeden. Şimdi sadece çok kalacak yerimiz varmış gibi Dr. Jurklies’i, hemşireleri, sosyal servisi yere göğe koyamıyoruz.
 
Bu arada anestezi altında göz muayenemiz için, 3 haftada bir Ankara’ya gitmeye devam ediyoruz. Bir önceki kıştan daha beter bir kış geliyor 2002 sonunda. 3 hafta ne çabuk geliyor, aklım o kadar orada ki. Çünkü en önemli cevabı Ankara bölümü veriyor, ‘tümör ne durumda?’ Ben hep orada yaşıyormuşum gibi hissediyorum, iple çekiyorum o günü, o cevabı. Her yolculuk dönüşü, bir şeyden haberi olmayan Deniz’e bir oyuncak alıyoruz, şimdi gülümseyerek baktığımız, renkli, çocukça şeyler. Kendi kendimize bayram havası yaratıyoruz…
 
Kış iyice bastırıyor ve yollar buz, arabamızla gitmemize imkan yok. Trenle Ankara yolcusuyuz artık. Ancak gece sıcak sıcak gidiyoruz da yataklı vagonda, sabah 08.00’de gara girince Ankara’nın ayazını hatırlayıveriyoruz. Tandoğan hemen arkamızda; okula dönsek, kantine gidip çay içebilsek keşke.
 
Yine el ele iniyoruz; bu sefer okula değil, Dikimevi’ne (hastaneye) yöneliyoruz. Öğlen saatlerinde muayene bitiyor, belki 1-2 saatte de Deniz’in ayılmasını ve babamızın evrak işlerini bitirmesini bekliyoruz. SSK Ankara’ya sevk vermese de, o günlerde her şeyi biz ödesek de; nefretle, bazen söverek dolanıyoruz 2-3 kağıdın peşinde.
 
Evet sonra ‘ne olacak, şimdi nereye gidelim?’ derken, “Acıktın mı canım?” diyor hep canım Derya’m. Süt lazım Deniz’e, sütçüye de mama lazım :)
 
Kaldık mı ayazda! Hava cidden soğuk, bunun yanında yavrum hala emiyor ve kusuyor. Güzel uyuması, rahat etmesi lazım ve başka şeyler de lazım, lazım, çok lazım…
 
Peki nerelere gidiyoruz?
 
Birkaç kere büyük Konya yolu ya da Meclis civarı, öğlen saatinde ve devamında tıkış tıkış olmayacağına emin olduğumuz, Ankara’nın kravatlı takımının geldiği restoranlara. Yine soğuk, yine rahatsız ama idare ediliyor. Oradan çıkılıyor, yola çıkana kadar da başka başka yerlere. Çok zor ama gün bitecek illa…
 
İki kez Derya’nın amcasına gidiyoruz. Rahatlamak yerine, üzerimdeki ağırlık iyice mutsuz ediyor. Her şeye alınıyorum; benim yavrum hasta, benim yavrum mosmor, dermanı yok; bu sohbetler açmıyor içimi.
 
Aynı şekilde kardeşimin arkadaşı, Derya’nın arkadaşı, orası burası… Kızıyorum içimden her şeye, her şeye… Belki onlar da haklı, hayatın bir günü bile kıymetli, benimle ağlamak zorunda değiller.
 
Peki biz bunları yaşamak zorunda mıydık?
 
Rahmetli Sakıp Sabancı’nın evladı da özürlü. Türkan Hanım’ın ne zaman konuşmasını dinlesem, okusam içimi okur. Onlar da bizi anlar çünkü yaşanmışlıklar var. Ancak bizi, bizler gibi olanları anlayan, başka çok parası olanlar yok mudur acaba?
 
Sakıp Sabancı’nın yaptırdığı kurumları görünce ‘Allah razı olsun’ diyen ne çok insan var. Türkan Sabancı Görme Engelliler Okulu’na çok kısa süre biz de gittik, bebekken. İyiliğin ne güzellikler doğurduğunu gördüm, yaşadım…
 
Neden, bilmem neyi kalkındırma ve güçlendirme vakıfları yerine, bir ana-baba evi ya da hasta evi ya da adı her ne olursa, yapılamıyor hastane civarlarına? Televizyonda magazin izliyorum ben de bazen, şaşıyorum bu paralar nasıl kazanılıyor diye. Ki bu insanlar hava atma aracı olarak sergiliyorlar varlıklarını, yaşantılarını. Oysa cebinde akrep olanlar ya da ‘ne yapsam?’ diye düşünmeye üşenenleri nasıl da dürtmek lazım.
 
Cep telefonumu sevmesem de, hala Marks&Spancer’dan mesajlar geliyor. Ben her seferinde gülümseyerek siliyorum. Yanımda da Derya ya da Şenay varsa, onları gülümsetmek adına ‘Aaaa kardişim, bu Marks&Spancer hala param var sanıyor. Olsa, ben yapacağımı biliyorum!’ diyorum.
 
Evet bana-bize ait olmayan, bizden parça olan tek hayalimiz ANA-BABA EVİ. Ah olsa, ah olsa; o çocuklar nasıl mutlu olur düşünemezsiniz bile…
 
Ne gerek? Dağ taş mı? Altı üstü bir ev; istemek ve emek vermek yeter.
 
Bir bina lazım hastanelere yakın; içi ev gibi olan, yani gerçek, sıcacık bir ev. İşletmesi, hastane bölüm servisleri ve gönüllülerin desteğinde. Mesela; onkolojide sorumlu hemşire arayan aileye randevuyu alıyor, çünkü ne kadar kalacağı belli hastanede, ‘gelmişken bi de amcamgilleri de görem’ diye 1 gün bile fazla kalamıyorsun. Evin işletmesi de zaten dürüstçe, içtenlikle yapılırsa, ev sonuçta. Tabii ki bir de her gelenin sahiplenmesi lazım. Gördüğümüz örnekteki gibi, kimse çöpünü yere atmaz, kullandığı alana dikkat eder, ‘bana verilen nimettir, başka hak sahipleri de var’ derse, her şey tıkır tıkır yolunda gider.
 
Böylece, Düzce’den kemoterapiye gelen Dilek, ilacını alacağı saatte zor bela hastaneye yetişip; 14 yaşında bir genç kız olarak, kel kafasındaki bir kemik görüntüsünden dolayı otobüs duraklarında sorulan sorulardan rahatsız olmaz. Annesi babası benim yanımda, Karadeniz şivesi ile 3 gün dertlerinden, bilirim, didişmeyecek. Annesi Ayşen’in, feci ayakları kokardı, kızardık Nilüfer’le. “Ayşe öleceğiz artık, git bir daha yıka gülüm” derdik. Kızmazdı Ayşem ve “He daaa” diye başlar; gider, yıkar gelir, bir de küfür savurur anlatırdı dün ne işler yapmış, hastaneye ne telaş gelmiş. “He daaa, ayakları düşünecek hal mi vardur daa!” diye devam ederdi.
 
Dilek beni çok üzerdi, 2 ay dil döktüm. Anası işmar ederdi, ‘Deniz uyurken konuşuver’ diye yalvarırdı resmen. Hastalığına, haline kızgınlığı ve utancından kapatırdı kendini, yemezdi, ilgilenmezdi, yaka paça getirilir, sürünerek giderdi. Ayşecim ‘Dilekkim! Dilekkim!’ der, başka bir şey demezdi, ama Dilek’te güven, umut bitmişti.
 
Yol yorgunuydu kuzum. En sonunda “Abla” diye başladı anlatmaya, ama derman olamadım, ayrıldık. Oysa Ana-Baba Evi’nde ablalar olacak. Dilek’le konuşan, ergenliğin üstüne bir de bu yükü kolay taşıtacaktı ona.
 


Dileklerden çok var arkadaşlar, Denizlerden de. Deniz biraz daha şanslı, ama şansızlar için Denizanası çok ağlamışsa, Türkan Hanım oğluşuna çok ağlıyorsa, bu işleri de gün gelir düşünen birisi çıkar inşallah.
 
Bir gün gelir, ‘bu pazartesi hoş geldiniz yemeği benden’ derim inşallah.
 
Birileri beni duyar inşallah.

 
Bayramda, yılbaşında içsesinden korkup oraya buraya bağış yapmak yerine, toplumda ‘hasta mı, yaşlı mı var, kimsesiz mi var?’ diye düşünerek, ‘kalıcı eserler bırakmalıyız!’ diyenler bollaşır inşallah, inşallah…
 
Tüm duaların duyulması dileğimle…
 
Sevgiyle…
 
Denizanası Oya
Yorum Sahibi: Denizanası Oya
05.02.2008
Arkadaşlar ben de üzgünüm. Bu kadar uzun ayrılmak istemezdim ama oldu... Bundan sonra hep iyi günlerde görüşmek üzere... Zaman ayırıyorsunuz, kıymet veriyorsunuz biliyorum. Güzel sözleriniz için de gönülden teşekkür ediyorum hepinize ayrı ayrı. Saygı ve sevgilerimle...
Yorum Sahibi: Nesrin Çınar Köse
23.01.2008
Sevgili Oya, aramıza dönüşünü sabırsızlıkla bekliyorum. Ben de bir DENİZ anasıydım...
Yorum Sahibi: Hristina Çapu
18.01.2008
Oyacığım yeni yazını sabırsızlıkla bekliyorum. İnşallah her şey yolundadır. Seni ve minik kızlarını çokkk öpüyorum.
Yorum Sahibi: Dursune Civelek
12.12.2007
Sevgili Oya, bu çok anlamlı yazı beni çok güzel yerlere götürdü, annelik ne kadar güzel, ne kadar kutsal bir görev bir kez daha hatırlattın bana. Bu yaz eylül ayında tatilde tanıştık sizinle, hatırlarsın Arda'yı... Sana sabır diliyorum, ama Deniz çok şanslı, ona çoook düşkün ve onun için her şeyi yapabilecek bir ailesi var, senin görevin bizimkinden de çok zor canım ama Allah'ın sizleri daha güçlü yarattığına inanıyorum. Eşimin ve benim selamlarımı iletip, o çok tatlı kızları öpüyorum, resimleri yollayacaktın, beklerim (dursunecivelek1975@hotmail.com) Sevgiler, kendine iyi bak canımm...
Yorum Sahibi: Ebru
03.12.2007
Oyacım Allah yardımcınız olsun, dualarım sizinle. Nasıl bir insansın sen yaaa inanamıyorum yaklaşımlarına, esas ben seni düşününce kendimi özürlü hissediyorum. Deniz'imi çok öpüyorum...
Yorum Sahibi: Şirin Örsel
28.11.2007
Oyacım, bu ne güç, bu ne ruh, bu ne olağan üstü bir duruş, hayran kaldım sana. Cennet annelerin ayağınının altındadır derler, bu annelerden biri sensin sanırım. Deniz'i ve seni öpüyorum, Allah sana bu gücünün bin katı güç versin.
Yorum Sahibi: Yeliz Çelik
28.11.2007
Gerçekten Deniz ne kadar şanslı böyle bir annesi, böyle bir dayanağı olduğu için. Çok özverili, çok başarılı bir annesiniz, sizi tebrik ediyorum. Allah'ım yollarınızı açık etsin, artık hep güzel günler nasip etsin, bu günler gerilerde kalsın inşallah...
Yorum Sahibi: Ayten Kaya
28.11.2007
Her yazınızı büyük bir merakla bekliyorum ve okuyorum. Sizden çok şeyler öğreniyorum. Hıristina Çapu'nun yorumuna tüm içtenliğimle katılıyorum, ne güzel ifade etmiş. Bütün kalbimle size dua edeceğim. Ve kalplerin yumuşaması, gözlerin hakikati görmesi için de duama da devam edeceğim. Hoşça kalın...
Yorum Sahibi: Hristina Çapu
27.11.2007
Sen muhteşem bir annesin, muhteşem bir eşsin. Okudukça yazdıklarını, tanıdıkça seni anneliğin ne demek olduğunu anlıyor insan. "Buymuş" diyorum kendi kendime, kendini minik bir varlığa adamak... Binlerce kez tebrik ediyorum seni böylesine ANNE olabildiğin için...
Tüm hakları saklıdır, kaynak belirtilmeden kullanılamaz. Annelergrubu.com sitesinin içeriği, kullanıcıyı bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır.
Sitede yer alan bilgiler, tedavi yöntemi olarak kabul edilmemeli, tıbbi bir eyleme temel oluşturmamalıdır.